Kotor’a varmaya çalışıyoruz. Sınırda biraz bekledik. Hırvatistan çıkışı ile Karadağ girişi arasında birkaç kilometre var. Düşman kardeşler sınırı. Haliyle çok yavaş akıyor. Kotor, bir başka dünyada. Buraya ulaşmak için bir haliçe daldık, Yarım saat kadar sonra istisnasız her dönemeçten sonra nihayet geldik diye düşündük. O kadar çok dip gördük ki sonunda düşünmekten vazgeçtik. Akşam, neden sonra eski şehirde, eski şehir haritalarını görene kadar da nasıl bir gayya kuyusunun içinde debelendiğimizi anlayamamıştık. Zamanında buraya gelen biri şöyle yazmış: “Norveç’ten kaçmış bir fiyort.”
Orjen Dağı’nın gölgesinde, kışın neredeyse güneş görmeyen bir kent. Doğasında sis, yağmur, karanlık var. Balkanlarda, Osmanlı’nın fethedemediği tek bölge olarak kayıtlara geçmiş. Zaten coğrafyayı gördüğünüz zaman ele geçirmenin belki mümkün ama tamamen kontrol altına almanın imkansız olduğunu anlıyorsunuz.
Tarihi kent, Dubrovnik’in sekiz Cruise gemisi gerisinde. Gündüz gayet mazbut olan yer, akşama doğru limana yanaşan ışıl ışıl deniz gökdeleniyle birden çığrından çıkıyor. Cruise’un yeni savaşçıları arasında, Uzak Doğuluların hatırı sayılır birlikler oluşturduklarını es geçmeyelim. Türkler de takipteler.
Neyse ki saat ilerledikçe kent normale döndü. Astoria Otel’in lokantasında yedik. Sonra mönü kapağında ve masalarının üzerinde Tom Waits görselleri olan ve karşıdaki duvarda siyah-beyaz, sessiz Şarlo filmleri gösteren bir caz-barda oturduk.
Karadağ ve Kotor, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bir sürü benzemez milletle bir harç karmayı başaran ama sonuçta bir diktatöre dönüşen, Partizanların lideri Tito’nun Yugoslavya’sına dahildi. Emir Kusturica çıkış filmi “Babam İş Gezisinde” de (1985) o dönemin popüler sloganını çok güzel özetlemişti: “Her geçen gün, her bakımdan, biraz daha ilerliyorum.” Sonunda öyle bir ilerlediler ki Avrupa’nın göbeğinde, medeni ülkelerin de yabana atılmayacak teşvikleriyle, gırtlak gırtlağa geldiler. Gerçi bildiğim kadarıyla medeni devletler onları zaten insan olarak görmüyorlardı. 1873’de, şimdi Budapeşte’nin en ünlü bulvarına adı verilen, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Dışişleri Bakanı Kont Gyula Andrassy, bu bölgede yaşayanları kast ederek şöyle demişti: “Vahşi Kızılderililere benziyorlar. Bunlara ancak ehlileştirilmiş atlara davrandığımız gibi davranabiliriz: Bir taraftan havuç verip diğer taraftan kırbaçlayarak.”
Aradan 120 yıl geçtikten sonra, Yugoslavya İç Savaşı sırasında da böyle davrandılar. Geriye birçok devlet, binlerce ölü, bir sürü toplu mezar ve savaş suçulusu kaldı. Neyse ki bütün bunlar olurken dünya yeni bir sloganı diline dolamış vaziyetteydi: “Bu çağda böyle şey olur mu?”
Kotor’a gelince mi geldi bütün bunlar aklına diyebilirsiniz? Aslında gelmemişti. Sonra bir ara caz-bardan içeri girip tuvaleti aramaya başladım. Loş salonun dibinde, tuvalete bitişik bir nişin içinde, Tito’nun terk edilmiş büstü duruyordu.