
Beşikçi Köyü’nün üst taraflarında, yoldan pek de görünmeyen bir vadide, makineler kızıl bir tepeyi oyuyor, kepçeler dünyayı kamyonlara dolduruyordu.
Bir süre bu tuhaf faaliyeti seyrettim. Derken, dizlerinin üzerine kadar uzanan çamura batmış çizmeleriyle, derebeylik döneminden rüzgar estirerek ve sağa sola bir şeyler buyurarak, makinelerin sahibi geldi. Şu bağrını deştiği arazi tapulu malı mıydı? Orası meçhul.
Maruzatımı anlattım. Öncelikle toprak dökeceğim alanı hesaplamak gerekiyordu. Aritmetiğe sardırdık. 30’a 40 metrelik bir alanı toprakla örtmek için, her biri 14 metreküp toprak alan kamyonlardan kaç tane gerekir?
“Serilecek toprağın kalınlığına göre değişir”, dedi sahip, haklı olarak.
“Bir kamyon toprağın fiyatına göre değişir”, diye yanıtladım yoksulluğumu belli etmemeye çalışarak. Gülüştük.
Ertesi sabah, jandarmanın uykuda olduğu varsayılan bir saatte, dört kamyon toprak geldi; hızla dört tepecik oluştu bahçede.
Böylece uygulamalı bir başka soru geldi gündemime: Bir kişi kürek ve el arabasıyla bu dört tepeciği kaç günde eritir?
Ertesi sabah 7.30’da başladım sorunun cevabını aramaya; öğlen olduğunda 150 araba toprak serpmiştim bahçeye, ama bağrına daldığım tepede en ufak bir azalma görülmüyordu. Bir şeyler atıştırıp akşam yediye kadar devam ettim, gidiş-geliş 220’yi bulmuştum; tepe bana mısın?, demiyordu.
Sandalyeye çöküp bir bira açtım, ağaçların tepesinde perde perde inmekte olan güne bakarken, toprak hakkında bildiklerimi toparlamaya çalıştım zihnimde, aklıma “Benim sadık yarim kara topraktır” dizesi ile “Ya benimsin ya da kara toprağın” deyişinden başka bir şey gelmiyordu.
Çocukluğumdan beri ilk kez dokuz gibi uyumuşum. Sabah dayak yemiş gibi çıktım yataktan. Apo geldi. O kürekte ben el arabasında akşam dek 400’e ulaşmışızdır herhalde. Kuşluk vakti yarım kalan ilk tepenin hakkından gelmiş, ikincisine sıçramıştık.
Üçüncü günden itibaren hiçbir şey düşünemez olduğumu hatırlıyorum. Hayat el arabasıyla toprak taşımak, sigara molaları ve akşam birasını beklemekten ibaretti.
Beş gün sonunda öğrendiklerim; aldığım toprağın bayır olduğu, pek de matah bir toprak sayılmayacağı, çok taşlı olduğu için uzun süre sulanıp güneşin altında bırakılması gerektiği, böylece bir süre sonra kaya parçalarının kendiliğinden patlayacağı… Yalan olmasın ama, bir de bayır denilen bu toprağın, bir zamanlar deniz olan bu kumlu bahçenin toprağını başkalaştırma özelliği olduğunu söylediler, birileri…
Hariçten gelip bu işlerle uğraşıyorsanız, köylülerden iyi bir şey duymayı beklemeyin.
Akşam biramı içerken “Başkalaşıyorsa, yaşıyordur” diye fikir yürütüp, kendi kendime güldüğümü hatırlıyorum. Gerçi kumun başkalaşıp topraklaştığını ben görür müydüm, yani bundan bir ikbalim var mıydı, o konuda bir fikrim yoktu.
Daha sonra tarım yapılacak toprağın oluşması için gereken sürenin 20 bin yıl olduğunu okudum bir yerlerde ve milletin bir karış toprak için neden durmaksızın birbirinin gözünü oymaya çalıştığı dank etti kafama.
David Oldroyd’un saptamasına rastlamam da o sırada oldu: Yerküre bir anlamda “canlı”, çünkü sıradan canlı organizmaların kimi özelliklerini, en başta kendi kendini onarabilme özelliğini taşıyor. Ama eğer “canlı”ysa, aynı nedenle öldürülebilir.
Tanrısallıktan kurbanlığa sürükleniş. Bitmez sandığım o dört tepe nasıl bittiyse, dünyanın kalanı da öyle bitecek, anladım.
Gözlerimi kapayıp, insanların şuursuz bir zafer duygusu içinde şu an dünyada kaç yüz bin kepçeyle, kaç milyon kamyonu doldurmak için, kaç milyar metreküp toprağı deşip çıkardığını tahayyül etmeye çalıştım. Atılan bombaları, yeraltında yapılan nükleer denemeleri saymıyorum bile.
Yaz sonu, yani neden sonra karıştırma şansı bulduğum Türk dilinin ilk sözlüğünde Kaşgarlı Mahmut, topraq karşılığı olarak “toprak ya da dünya” diyor, ha o ha o misali. Sonra hemen altında ekliyor: Yer gurup topraşdı.
Şaman, aranıyor!
Bu yazı 2006 yılında …vs Dergisi’nde yayımlanmıştır.