23 Eylül

Kırk kilometre ötedeki Dubrovnik kentini görmeye gittik. Arabayı şehrin dışında limanın oradaki park yerine bıraktık ve bir süre sıra sıra dizilmiş Cruise donanmasının gölgesinden yürüdükten sonra, otobüsle eski kente ulaştık. Buradaki kalabalık hem yoğunluk hem de yaş ortalaması açısından, Kabe’deki şeytan taşlama günüyle kıyaslanabilir. Bir çırpıda onlarca rehber görüyorsunuz, varın durumun vehametini siz hesaplayın. 

300 metrelik caddeye Stradun (büyük yol) deniyor. Bizim girdiğimiz batıdaki Kazık Kapısı’nın (Porta Pile) üzerinde şehrin koruyucu azizi St. Biagio’nun heykeli var. Doktor ve piskopos olan Ermeni asıllı Biagio, uzun süre işkence gördükten sonra, 316 yılında Romalılar tarafından başı kesilerek idam edilmiş. İlk avluda Büyük Onofrio çeşmesinden itibaren trafik tıkandı. Stradun, 13. yüzyılda yapıldığında böyle yeknesak değilmiş. Kenti yok eden 1667 depreminden sonra çıkan yönetmelikle evler tektipleştirilmiş. Alt katların tamamı yarım daire biçiminde kemerli girişi olan dükkanlardan oluşuyor.

Müthiş bir Ortaçağ şehri. Gördüklerimin en etkileyicilerinden biri diyebilirim, bu da çılgın kalabalığı açıklıyor. Bir kafede oturup soluklanmak istedik, iki fıçı biraya 25 euro ödedik. Üstelik apar topar içtik onları da çünkü yolda sıkışıp kalmışlar, yer açmaları için, oturanlara yalvaran gözlerle bakıyorlardı. İlk kurulan şehri 639 yılında Avarlar ve Slavlar yakıp yıkmışlar. Bugün de dünyanın en yaşlı nüfusa sahip işgal ordusu var işte. 

Yugoslavya iç savaşından önce beş bin kişi yaşıyormuş burada, 1991-92 yılındaki kuşatma ve bombardımandan sonra sayı bine düşmüş. Yabancılar metrekareye 9-10 bin avro veriyorlarmış. Deli para. Bir iki yerel kahraman dışında, kimse direnemez. Zaten böyle bir turizm cangılı içinde gündelik hayatı yaşamaya çalışmak da saçmalık. Yoldan uzaklaşmak için görece sakin olan tepeye tırmanıp üç tarafı denizle çevrili o eşsiz coğrafyaya baktık: Fort Lorenzo kayası, Lokrum Adası ve bir yamacın üzerinde kurulu manastır ve bahçesi. Cumhuriyet döneminde suçluları buradaki uçurumdan denize atarlarmış. 

Köye dönmek hiç bu kadar güzel olmamıştı. Balkonda beyaz şarap içerek soluklandık. İkindi deniziyle iyice gevşedik. Sonrası malum, şarap ve yemek. Bahçede oturuyorduk, hesap ödemek için içeri girdiğimde garsonlardan biri televizyonda Fenerbahçe-Beşiktaş maçını açtı. Bu arada Fener ikinci golü attı. Benim gibi garson da sevindi. Son yedi, sekiz dakikayı ayakta, birlikte izledik. 

Tuhaf dünya!

Yanıtla