“Öğle saatlerinde sahilde kısa bir mola verdikten sonra, deniz seviyesinden yukarıda bulunan Dunwich fundalığına çıkmaya başladım; hava alışılmadık bir biçimde kararmış ve bunaltıcı bir hal almıştı. Bu melankolik bölgenin oluşum öyküsü, sadece toprağın özellikleri ve okyanus ikliminin etkileriyle değil; çok daha önemli bir oranda, son buzul çağından bu yana Britanya Adaları’nın tümüne birden yayılmış olan sık ormanların yüzlerce, hatta binlerce yıldır gittikçe daha fazla zarar görmesi ve azalmasıyla yakından bağlantılıdır. Norfolk ve Suffolk’taki fundalıklarda çoğunlukla meşe ve karaağaç yetişiyordu; bunlar küçük tepelerin ve çukurlukların üzerinden kesintisiz dalgalar halinde geçerek sahile kadar uzanıyordu. Az yağış alan güney sahiline yerleşmek isteyen ilk yerleşimciler buradaki ormanları yakınca, bunların gerileme dönemi de başlamış oldu. Eskiden nasıl yeryüzünde düzensiz kümeler halinde ağaç kolonileri oluşmuş, zamanla bunlar birleşerek iç içe geçmişse, şimdi de aynı şekilde düzensiz kümeler halinde giderek genişleyen kül kaplı alanlar, ağaçların yeşil dünyasını kemiriyor. Bugün uçakla Amazon Nehri ya da Borneo Adası üzerinden uçarken yukarıdan, yosun tabakasını andıran ormanlık bölgenin üzerinde hiç hareket etmiyormuş gibi görünen devasa duman tabakasına bakarsanız, kimi zaman aylarca süren bu yangınların olası etkilerine dair bir fikir edinebilirsiniz. Tarihöncesi dönemlerde Avrupa’da yangınlardan korunabilmiş olanlar ise, sonraki dönemlerde ev ve gemi yapımı ya da demir eritmek için çok miktarda ihtiyaç duyulan odun kömürünü elde etme amacıyla kesildi zaten. Henüz 17. yüzyılda bile bütün bir adalar topluluğunda eski ormanların yalnızca önemsiz, küçük bir kısmı kalabilmişti ki bunların da büyük bir çoğunluğu çürümeye bırakılmıştı. Şimdi de okyanusun öbür tarafında çıkarılıyor bu yangınlar. Pek göz önünde bulundurulmayan bir ülke olan Brezilya’nın adının Fransızcada odun kömürü anlamına gelmesi rastlantı değildir. Gelişmiş bitki türlerini kömüre çevirmek ve yanabilecek ne varsa hepsini durmaksızın yakmak bizi yeryüzüne yayılmaya iten temel dürtü budur. Yapılan ilk gemici lambasından 18. yüzyıl fenerlerine, bu fenerlerin yaydığı parlak ışıktan Belçika otoyollarındaki ark lambalarının soluk parıltısına kadar her şeyde yanma vardır ve yanma, bizim yarattığımız her nesnenin ilksel ilkesidir. Olta iğnesinin üretilmesi, porselen bir kabın yapımı, bir televizyon programının prodüksiyonu sonuç olarak aynı yanma işlemine dayanmaktadır. Tıpkı bedenlerimiz ve özlemlerimiz gibi, tasarladığımız makinelerin de yavaşça, için için yanan bir yüreği vardır. İnsanlığın kurduğu bütün bu uygarlık ta baştan beri, her geçen saat daha da yoğunlaşan bir parlaklıktan başka bir şey değildir, ne kadar artacağını ya da ne zaman sönüp gideceğini kimsenin bilmediği bir parlaklık. Şehirlerimiz şimdilik parıldamaya ve çevrelerine alevler yaymaya devam ediyor. İtalya, Fransa ve İspanya’da, Macaristan, Polonya ve Litvanya’da, Kanada ve California’da yazları ormanlar yanıyor, tropikal bölgelerde hiç sönmeyen olağanüstü büyük yangınlardan söz etmek bile istemiyorum. 1900’lere kadar hala çepeçevre ormanlarla kaplı olan bir Yunan arasında yangının kurumuş bitkileri nasıl hızla yakıp geçtiğine birkaç yıl önce kendi gözlerimle tanık olmuştum. O günlerde kaldığım liman kentinin biraz dışında bir grup öfkeli adamın ortasında duruyordum, arkamızda karanlık gece, önümüzde ise, aşağıda, bir uçurumun dibinde, rüzgar yüzünden çoktan yamacı tırmanmaya başlamış, hızla ilerleyen, sıçrayarak yayılan alevler. Yansıyan alevler arasında karaltılar halinde görünen ardıç ağaçlarının, alevler değer değmez patlama benzeri boğuk bir gürültüyle nasıl boydan boya alev aldığını ve hemen ardından da sanki çıradan yapılmışçasına sessizce kıvılcımlar saçarak nasıl yanıp çöktüklerini asla unutamayacağım.”
Satürn’ün Halkaları. W.G. Sebald. Çeviri: Yeşim Tükel. Can Yayınları, Mart 2024.