Gökhan Akçura söyleşisi: Korkunç bir dünya!

1990’ların ortalarından beri uzaktan tanışırız Gökhan’la. Sahaflarda karşılaşırdık, plaza basınında kimi dergilerde de çakıştı yollarımız. 1998’de onun çıkarttığı “Albüm” dergisi için bir Galatasaray Müzesi yazısı yazdığımı hatırlıyorum. Tabii arada yayımladığı bir sürü kitabı da okumuştum. 2000’lerin ortalarından sonra gitmeye başladığım müzayedeler zaten onun doğal ortamıydı. Ama hep uzaktan selamlaştık.

2024’te, ben Karaburun’da çok eski bir dostumu, Muhsin’i ziyaret ettim. Meğer Gökhan da Karaburun’da yaşıyormuş hanidir ve sık görüşüyorlarmış. “Akşam beraber yemek yiyeceğiz”, dedi Muhsin.  Alacakaranlıkta, arabanın arkasında oturmuş Gökhan’ın evden çıkmasını bekliyorduk. Ön tarafa bindi, sonra arkaya döndü ve beni görünce “A, bizim Serhat’mış, ben de yeni biriyle tanışacağım sandım” dedi.

Deniz kıyısındaki meyhanede epey lafladık. Sonra o Ayvalık’a kendi müziklerini dinletmeye geldiğinde bu kez Çataltepe’de bir balık lokantasında bulduk kendimizi. İlgi alanlarımızın bu kadar çok kesiştiğini doğrusu ikimiz de tahmin edemezdik. Dolayısıyla kendi adıma şunu söyleyebilirim, son iki yılda ben yeni biriyle tanıştım.

Bizde efemeranın öncüsü ve bu alanın duayeni olarak Herman Boyacıoğlu kabul edilir. Senin onunla ilgili izlenimlerini öğrenmek isterim.

Herman’ı pek sevmem, çünkü yazdığı hiçbir şeyin kaynağını göstermez. Mesela Beyoğlu’nda eski bir birahaneyi anlatır, içini, şuyunu buyunu. Birahane kapanalı yıllar olmuş, kendisinin görmüş olma ihtimali sıfır, sen bu bilgiyi hangi kaynaktan aldın da böyle detaylı anlatıyorsun? Onu söylemez. Hep, kaynak olarak beni göstersinler diye düşünüyor, ama senin ne kadar güvenilir olduğunu biz ancak ana kaynaklarına bakarak anlayabiliriz, öyle değil mi? O yüzden bu tavırdan hoşlanmıyorum. Sadece Herman da değil bir sürü insan yapıyor bunu. Ben her yazdığım şeyin kaynağını mutlaka belirtirim.  Zaten sonra alıntı yapanlar da o kaynakları gösterirler, kimse benden söz etmez. (Gülüyor) Ama doğrusu budur.

Sen İzmir kökenlisin, bu işlere orada mı başladın yoksa İstanbul’a geldikten sonra mı?

Çocukluğumda okumaya düşkündüm ama görsel malzemelere özel bir merakım yoktu. Kısa bir dönem pul biriktirmek dışında koleksiyonunu yaptığım bir şey de yoktu. İlk gençliğimde İzmir’de, Karşıyaka’da eski kitapçıları filan dolaşırdım. Nevzat vardı, Amerikalıların PX mağazalarından gelen kitap, dergi ve plakları satardı, ona giderdim sık sık.

İstanbul’da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Tiyatro bölümünde okuyordum, görsel malzemelerle ilgilenmeye ilk başlamam o zamanlar oldu. Tiyatro eserlerinin konularını ayrıntılarıyla inceleyen dramaturgi en önemli kavramdı bu eğitimde. Oyunlar çok çeşitli konuyu çıkış noktası olarak alabilir. Antik bir oyunda mitolojiye dalarsın, Nurmberg duruşmalarıyla ilgili bir başkasında Nazi Almanya’sına eğilirsin. Araştırmacılığı oyunlara uyguladıkça, metinlerin daha görünür olduğunu fark ettim. Bu araştırmalarla ilgili görsel malzemelere de sahip olursanız, her şey çok daha anlaşılır oluyordu. Yani benimkisi efemera diye başlamadı, görsel arıyordum ben. TRT’ye “Çarşı Pazar İstanbul” diye bir dizi hazırlıyordum. Bir drama-belgesel, hem yazarıyım hem danışmanıyım. Sanat yönetmeniyim de aynı zamanda, artık nasıl sanat yönetmeni olduysam, o da ayrı mesele. Esir pazarı sahnesi hazırlayacağız, elde bilgi var ama hiç görsel yok. Bir profesör konu üzerine detaylı bir kitap yazmış. Telefonunu bulup aradım. Elinde gravür, minyatür vb. bir görsel olup olmadığını sordum. Valla kitabı hazırlarken böyle bir şey aramak aklıma bile gelmedi, dedi. Eskiden kitap hazırlarken görselleri de araştırmaya bir tek Metin And önem verirdi. Görsellerin kaynaklarını bulur, uluslararası kütüphanelerden satın alır, kitaplarında kullanır ve çok da iyi saklardı. Yıllar sonra kitaplarının yeni baskıları yapıldığında, bütün görseller arşivlenmiş halde elinin altında olurdu, ama şimdi nerededir bu arşiv, durumu nedir hiç bilmiyorum.

Anladığım kadarıyla bu görsel arama hikayesi, popüler kültürle birlikte 1980’lerden sonra hareketlendi.

Evet 1980’lerde, ama yavaş yavaş. Sponsorlu dergiler çıkmaya başladı. Euroclub mesela. Baskı teknikleriyle de ilgili tabii, kaliteli basılmadıkça görsele önem vermiyorsun, zaten çamur gibi çıkıyor. Şeyde başladı bence, Cumhuriyet’in Pazar eki vardı Cumhuriyet Dergi diye, benim orada “Albümlerden” diye bir köşem vardı. Ev ev dolaşır insanları bulurdum. Mesela eski bir cazcı, eski bir reklamcı. Gider albümlerine bakar, onlardan izin alır birkaç fotoğrafı çeker ya da ödünç alırdım. Albümler köşesinin özelliği şuydu, bir resim koyarsın, yanına diyelim Metin And koleksiyonundan diye not düşersin ve o resmin hikayesini yazarsın. Böyle direk görseller üzerine çalışmaya başlayınca, bir anda dünya çok genişlemeye başladı.

Kaç yılları yaklaşık bu hatırlıyor musun?

Tabi. 1980’lerin sonuna doğru. 1985 sonrası yavaş yavaş gelişmeye başladı. Sonra Cumhuriyet Dergi, Euroclup dergisi gibi yerlere yazılar yazarken, hep görsele önem vermeye başladım. O zaman Ajans Ada’da çalışıyordum. Mesela Efes Pilsen müşterilerimizden biri, bunların tarihini araştırayım dedim. Bira tarihine girdik. Bir sürü görsel bulduk. Mert Sandalcı’dan aldım bazı şeyler aldım. Ev ev dolaşıp koleksiyon yapanlara bakmaya başladım. Koleksiyon yapanların da bir amaçları yok. Yani bir kitap yapmak, bir sergi hazırlamak için toplamıyorlar. Kendi içine kapalı bir dünya.

Koleksiyon zaten marazlı bir iştir. John Fowles’un “Korkunç Koleksiyoncu” romanını hatırlarsın. Kuzguncuk’ta bir yazlık sinemada, William Wyler’in çektiği filmini seyretmiştim ilk, o gün bugün temkinli yaklaşırım koleksiyonculara.

Hep söylerim ben koleksiyoncu değilim. Ben yazdığım makaleler, kitaplar, hazırladığım sergiler için görsel toplayan bir adamım.

Bildiğim kadarıyla koleksiyoncular ellerindeki paylaşmaya yanaşmazlar pek, sana veriyorlar mıydı?

Herkes değil, arada sırada birileri veriyordu. O yüzden kendim toplamaya başladım. Böyle açık bir arşiv yoktu. Bugün mesela SALT arşivinden yararlanabiliyorsun. Ne bileyim İstanbul Araştırmaları Enstitüsü arşivinden yararlanabiliyorsun. Dışarıya mal veren, görsel veren insanlar da çoğaldı koleksiyoncular arasında, eskiden öyle değildi. Hatırlıyorum çok ünlü bir kartpostal koleksiyoncusu vardı, piyasanın en iyisi derlerdi, kimse o koleksiyondan tek bir şey görmedi.  Artık yaşadığını da zannetmiyorum adamın, o koleksiyon ne oldu? Öldükten sonra dağılmıştır kesin. Ama yavaş yavaş Mert Sandalcı gibi, Cengiz Kahraman gibi -çoğaltabiliriz bu isimleri- koleksiyonlarıyla ürünler ortaya koyan insanlar çıktı. Mert önce Eczacılık Tarihi, sonra Bira Tarihi yaptı, Max Fruchtermann kartpostallarını yayımladı. Koleksiyonculuğu ortaya bir ürün çıkartmak için yapanların başımızın üzerinde yeri var. Ama bazıları da var, mesela Karaköy Gar Lokantası vardı…

Gar mı, yoksa?…

Liman Lokantası. Son döneminde artık zaten pek lokanta olarak çalışmıyor, çeşitli etkinlikler yapılıyordu. Orada bir müzayede olmuştu. Ben de o dönem güzellik kraliçelerinin ilk dönemini yazıyorum. Bir sürü malzeme toplamışım ama müzayedede çok ilginç bir albüm çıktı satışa. Çok yükseldi, benim alamayacağım bir fiyata çıktı. Birisi aldı. Müzayededen sonra alanı buldum, böyle böyle bir çalışma yapıyorum bir bakabilir miyim aldığınız albüme, dedim. Yok ben kimseye göstermem, dedi. Bırak yararlanmayı, göstermeye bile yanaşmayan koleksiyoncular vardır.

Yolcu Salonu’nda ne zaman müzayede yapıldı, hiç bilmiyordum.

1990’larda.

İlk müzayedeler ne zaman başladı hatırlıyor musun? Yani büyük salon da olabilir daha ufak tefek yerlerde yapılan şeyler de olabilir.

Kitap müzayedeleri TÜRSAB Salonu’nda başladı yanılmıyorsam. O zaman yazmıştık, TÜRSAB tarihi kitabı hazırladım ama basılmadı sonra. Marmara Etap’ın altında, sonra Vakkorama olan yer önceden TÜRSAB’ın sergi salonuydu. Burada düzenlenen bir Kitap Fuarı içinde yanlış hatırlamıyorsam Librarie Pera’dan Uğur ilk müzayedeyi yaptı. En azından ilk müzayede olarak herkes onu söylüyor. 100 ya da 150 malın olduğu küçük bir müzayededir. O dönem efemera müzayedelerinden çok filateli müzayedeleri yapılırdı. Onların içinde ayrıca küçük bir kartpostal bölümü olurdu. Sonra yavaş yavaş şimdi ismini hatırlayamayacağım Nişantaşı’nda bir müzayede evi başladı. Hatta ben de Akçura müzayedelerinin ilkini orada yapmıştım.

İkincisi?

İkincisi Pera Mezat’la, Ahırkapı’da Armada Otel vardı. Benim ikinci müzayede Armada otelde olmuştu. Fakat o gün İstanbul Maraton’u varmış. Bütün yollar kapalı. Kimse gelemiyor. Yaklaşık 20 kişiyle filan yaptık müzayedeyi. Her şey en alt fiyattan gitti.  Zaten çok düşük koymuşlardı nasıl olsa yükselir diye… Çok kötü bir deneyimdi.

O müzayedenin Ivır Zıvır Tarihi diye kataloğu da vardır. Hala sahaflarda görüyorum.

O kadar ucuza gitti ki her şey çok sinir olmuştum.

Bir şeyi merak ediyorum. Bu işin bu kadar çok yaygınlaşmasının nedeni ne? İnsanlar artık ithal meyvelerin üzerine yapıştırılan stickerları falan topluyorlar, bir delilik hali. Faturalar, Osmanlıca evraklar, eski gazeteler vb. 1970’lerde bu tür malzemeleri kalorifer dairelerinde yakıyorlardı. Aradan 20 yıl geçtikten sonra değer kazanmaya başladılar, derken internet devreye girdi ve bir efemera çılgınlığı yaşanmaya başladı. Bunlardan tarih kitapları filan yazılmaya başlandı. Senin buradaki katkın çok önemli. Ama toplayıcılar artık o bildik koleksiyoncular değiller çoğunluk. Bir köşeye koymak değil alıp göstermek, mümkünse daha yüksek fiyata satmak isteyen insanlar. Ama en temelinde ben, bunları harekete geçiren güdünün nostalji olduğunu düşünüyorum. Çünkü bildikleri dünya insanlık tarihinde hiç olmadığı denli hızla yok oluyor. 2000’lerin başında 1960, 70’lerde basılmış Keskin Color şehir kartlarının yüzüne bakılmazdı, şimdi çok değer kazandılar çünkü o şehirlerin hepsinin otantik dokusu kayboldu. Efemera koleksiyonculuğunun çıkış yeri Amerika diye biliyorum, orada da bir köksüzlük sorunu vardır daima.

Amerika mı? Hiç onu merak etmedim bak. İlginç. Efemera ile uğraşanları sınıflandırabiliriz ama. Dünyanın her tarafında, gelişmiş ülkelerde çok ciddi bir alan bu. Her zaman katalogları çıkar, kulüpleri vardır. Yani bizde işte bir tek koleksiyon dergisinin yaptığı işi dünyada yığınla yer yapıyor. Şahane kitaplar var, sen de biliyorsun. Tek bir şehrin bütün kartpostalları toplanmış vs. Böyle yığınla yayın var. Bizim geç girişimiz bizim suçumuz. Demin anlattığım gibi görsele önem vermemekten gelen bir durum. Koleksiyoncular ise bir noktadan sonra, herhalde 90’lardan başlayarak yavaş yavaş gelişmeye başladı.

1. Bu işin ticaretini yapanlar. Alıp satan alıp satan, kendisine bir şey saklamayan, bir meta olarak gören kesim var.

2. Araştırmacılar var, demin konuştuğum.

3. Heveskarlar. Senin söylediğin kesim bence heveskarlar. Bunların bir kısmı acaba yatırım olur mu bu konuda diye topluyor. Mesela Pera Mezat’ın o Hacopulo Pasajı’ndaki yerinde mezat yapıldığında genç bir çocuk vardı, sürekli gelip bana sorardı, “Abi bu değerlenir mi?”, diye. Ne bileyim ben değerlenip değerlenmeyeceğini. Ondan sonra bana kendini anlatmaya çalışırdı. İşte ben şu tür şeyler topluyorum belki bunlar ileride değerlenir diye. Demek ki bir yatırım olarak görenler var. Bir de koleksiyon yaparak kişiliğine değer katmaya çalışan insanlar var. Mesela genç bir kadın hatırlıyorum, eski araba fotoğrafları toplardı. Ne yapacaksın bunları, diye sorardım. Bir amacı yok. Öyle büyük koleksiyonculuk hevesi de yok. Bir tür hobi olarak yapıyor.

Eski tip koleksiyoncular bence giderek azaldı. Çünkü koleksiyonlar sürekli yayın haline dönüşmeye başlayınca, koleksiyoncunun o gizlilik hali, bu sadece ben de var duygusu ortadan kalkmaya başladı. Mesela yıllar önce mönü koleksiyonu yapan bir adam vardı, gördükçe dürterdim bunu kitaba yönelik yap, diye. İnşallah öyle bir amacı vardır. Mantıklı bir adam zaten öyle yapar. Yoksa ne yapacak onları, çekmecelerde mi saklayacak? Yani iş giderek, bir evrim geçirdi ve geçiriyor. Bu eğilim sonucunda, bir görsel bulayım ondan bir yazı çıkarayım anlayışı çoğaldı.

Tabii basında, özellikle dergicilikte görsel malzemenin bol kullanımı arttı. Neredeyse yazıdan çok yer görsele ayrılmaya başlandı. Diğer alanlarla birlikte kartopu gibi yuvarlanarak büyüdü. Reklam sektörünün de etkisi vardır herhalde.

Reklam eski şeyleri fazla kullanmaz. Tabii kurum tarihleri önemli. Mesela hatırlıyorum yıllar önce bu işi ilk yapmaya başladığım günlerde bir şirket beni çağırır, işte şunu şöyle yapsak bunu böyle yapsak diye anlatırlardı. “Peki, gelen giden evraklar nerede” diye sorardım, “matbu şeyler?..” Hepsini SEKA’ya yolladık derlerdi. “Sizi niye çağırdık sanıyorsunuz ki?” (Gülüyor) Yani bu kadar sıfırdan başladığım o kadar çok iş oldu ki. Bir de tersine, kaybolan koleksiyonlar var. En önemlisi Turing arşividir. Çelik Gülersoy yaşarken Turing binası Şişli’deydi. Yeni Karamürsel’in oralarda. O dönem ben de TÜRSAB Dergisi’nin editörüyüm. İşte, diyalog başladı. Arada sırada yemeğe çağırıyor Çelik Bey, gidiyoruz. O sıra dergiye turizm tarihi konusunda yazı yazmayı düşündüm, ama turizm denince kaynak çok sınırlı. Çelik Bey bunu öğrenince, “Gel!” dedi. Bodruma indik, orası ful arşiv. 1929’dan başlıyor gelen evrak giden evrak, kesintisiz devam ediyor. Muazzam afişler var. Müthiş bir koleksiyon yapılmış başından itibaren, hiçbir şey atılmamış. Ben buraya girdim. 6-7 tane de fotoğrafçı getirdim, başladık fotoğraf çekmeye. İşte daha çok acenteler tarihi, afişler. Elimde o dönemden kalma çok ciddi bir dia koleksiyonu var hala.

Sonra Çelik Bey ölmeden önce, Seyrantepe’ye taşındı Turing. Orada koleksiyon için yer yoktu, o canım malzemeyi nerelere tıktılar bilmiyorum. Çelik Bey öldü, yönetimler karıştı, kayyum geldi falan. Derken müzayedelerde benim o arşivde görmüş olduğum kimi mallar satışa çıkmaya başladı. Ben hala Turing üyesiyim, malzemenin akıbetini öğrenmeye gittim. O zamanki kayyumu buldum durumu anlattım. “Böyle bir arşiv mi vardı?” diye bana soruyor adam. Belli ki birileri boşaltmış o depoları. İnanılmaz bir koleksiyon yok edildi.

Ama bu Cumhuriyet tarihinin de bir özeti zaten. Bir dönem SEKA’ya gönderilen Osmanlı arşivi ile ilgili bir yazı yazmıştım. Neyse ki o ara bir kısmını Bulgarlara satmışız, orada bayağı bir Osmanlı arşivi var ve araştırmacılar yararlanıyorlar. Burada kalanlar SEKA’ya gönderilmiş, hatta bir kısmını kamyonlarla Karadeniz’e dökmüşler. Yani geçmişi silme konusunda Türkiye’de daima bir siyasi irade çalışır. Geçmişe sünger çekelim, önümüze bakalım…

Cumhuriyet’in en büyük ayıplarından biridir o. İlk dönem Osmanlıyı silmek adına, tarihi silmeye çalıştılar işte onun cevabı da bumerang gibi döndü. Tam tersine çalıştı iş. Deminki konudan devam edecek olursak sana komik bir hikaye anlatayım. Bayer ilaç firması, aspirinin tarihini yapmak istedi. Gittim, ellerinde hiçbir şey yok. Sıfırdan malzeme topladık. Eski ilanları topladık, arkasından Tombak diye bir dükkan vardı Çukurcuma’da orada afişler bulduk, onları satın aldırdım Bayer’e. Kitap için o zaman o kadar yüksek fiyatlar istemiyorduk, makul fiyata yapıyorduk. Kitabı bitirdik, yayımlandı. Alınan malzemelerle müze odası gibi bir şey yaptılar. Aradan otuz yıl geçti, Bayer firması beni yine aradı ve “Aspirin tarihi kitabı yaptırmak” istiyoruz dedi. “Yaptık ya!” dedim.  “Aa, nerede yaptınız?” dediler. Bırak o müze gibi kullandıkları odada duran malzemenin akıbetini, yayımlanmış kitabın bile farkında değiller. Korkunç bir dünya bu.

Topladığın malzemeyi kendi paranla mı alıyorsun, yoksa firmalar mı parayı ödüyor. Firmalar ödüyorsa, iş bittikten sonra malzemeyi istiyorlar mı yoksa umurlarında olmuyor mu?

Bayer kitabını hazırlarken onlar adına satın almıştım. TÜRSAB için de fuarcılık tarihi toplamıştık; bir sürü broşür, el ilanı, fotoğraf, bunların hepsini TÜRSAB’a sattım orada hala bir arşiv odasında duruyor malzeme. Onun dışında bütün projelerde en baştan ona göre bir fiyat veririm ve topladığım malzemenin hepsi bende kalır. Sonra onları tutarım, satarım o benim bileceğim iştir. Bir daha bir iş gelmeyecek ve benim işime yaramayacak olanları elden çıkartırım ama söylemiştim iki tane müzayede yapıp bir sürü şeyi elden çıkardım, ikisinde de sonradan pişman oldum, çünkü yeni bir iş geliyor, ulan ben onları satmıştım, diyorsun. Çok zor bir şey.

Diyelim proje geliyor. Elde hiçbir şey yok. Nereden toplanıyor bu malzeme, sağa sola haber mi salıyorsun. O süreci de bir anlatsana. Gündelik olarak nasıl işliyor? Ne kadar zaman alıyor?

Daha geriye gidelim, Beyazıt’ta Sahaflar Çarşısı daha Sahaflar Çarşısı iken, efemeranın da değeri bilinmezken, tavan aralarından, alt dolaplardan bir sürü malzeme çıkardı. İlk mesela 1980 sonlarında basında kozmetik ilanları sergisi hazırlamıştım. Osmanlı dönemi için sahaflara gittim. Bir sahafın üst katına çıktım, bir sürü eski dergi vardı, onları satın aldım. Sonra kütüphaneye girdim, Atatürk Kütüphanesi dergiler açısından çok zengin, bir dolu fotoğraf çektim. Eskicilere giderdim, onlar sahaf da değildi, böyle her şey alınır-satılırdı. Girerdim, işte diyelim bir köşede 1960’ların Hürriyet gazetesi ciltleri var. Toptan alırdım, çok cüzi bir paraya. Tarardım onları. İşte, sahafların üst katlarından bulunmuş eski dergiler, ufak tefek efemeralar, o zaman daha efemera adı bile yoktu, bilmiyorduk yani. Bir de sınırlı sayıdaki koleksiyoncuya ulaşıp onlardan bir şey bulmaya çalışırdık. Mesela o dönemde yaşayan bir Ebüzziya vardı, onun evine gidip eski grafik ürünlerin fotoğraflarını çekmiştik, hala diaları durur onların. Orada bir sürü ıtriyat malzemesi vardı. Bir yandan koleksiyoncunun kendisi de konu oluyordu. Örneğin Ümit Bayazoğlu’nun ilk kitabında vardır. Albüm dergisine yazdırmıştık o zaman. Albüm 1998’de çıktı bu efemera malzemesinin nasıl kullanılacağı, bunların nasıl yazıya, kitaba dönüştürüleceği ile ilgili bir denemeydi. Bence başarılı da oldu. Hayatımda o dergi kapandıktan sonra aldığım hüzün ve tebrik mesajları kadar mesaj aldığımı hatırlamıyorum. Bin basıyorduk, 200 -300 iade geliyordu. Neredeyse sıfır iade ile çalışıyorduk. Fakat reklam bölümü iyi çalışıp reklam alamadıkları için dergi kar edemiyordu. Sonra dergi grubunu İtalyanlar aldı ve zarar eden bütün dergileri kapattılar. Biz de beş sayıda kaldık.

Bence de Albüm dergisi, bugünkü efemera dünyasının oluşmasında önemli kilometre taşlarından biridir. Hem malzemenin değerini anlatıyor hem de onun nasıl yoğurulacağını gösteriyordu.

Evet. Denemeler yapardık, mesela bütün arka planı efemeralarla oluşturup Hacivat-Karagöz kapağı yapmıştık. Yani malzemeleri grafik olarak kullanmak üzerine de çalışırdık. (Kitaplıktan bir Albüm dergisi alıp) Mesela bu da hoşuma giden şeylerden biridir, kovboy filmlerinin lobilerinden yararlanarak yaptığımız bir kolaj kapak. Bu kadar görsel kullanan başka hiçbir yayın olmadı, halen de yok.

Bir de bu işin arama süreci vardır, o da ilgimi çeker daima. Yani neredeyse avcılık gibi, bit pazarlarında gezinip saatlerce eğilirsin kalkarsın, onu karıştırırsın, bunu karıştırırsın, bir şey bulma açlığı, heyecanı vardır.

(Gülüyor) Keşşaf olmak. Tabii benim bütün hayatım öyle geçti. İstanbul’da bit pazarı Beyazıt’ta kurulurdu. O zaman daha çok kitap alırdık ama ara sıra kart mart da topluyorduk, böyle hevesler oluşmaya başlamıştı.

Topkapı’da kurulan vardı.

Oraya da gittim. Oradan dev film afişleri satın aldığımı hatırlıyorum. 12 parçadan oluşan afişler.

Eskiden sinemaların caddeye bakan kısımlarına asılan dev afişlerden mi söz ediyorsun? Hiç görmedim.

O afişlerin büyük çoğunluğu kayboldu ne yazık ki.  1990’larda İstanbul’un çeşitli tarihi mekanlarını kullanarak, böyle yeraltı mekanlarında partiler yapan reklamcı Arhan Kayar vardı. O istedi ver bunları mekanlarda kullanayım, diye. Hiçbiri geri gelmedi. Maalesef elimde bir tanesi bile yok. Hasan Zeytinyağları vardı eski. Onun büyük etiketlerinden şöyle yüz tane bir arada aldığımı hatırlıyorum Topkapı’dan. Herkese hediye ederdim. Orada vardı böyle ilginç şeyler ama o zaman bu işlerle ilişkimizin çok zayıf olduğu bir dönemdi. Bir de param yoktu. Maaşla yaşıyorsun, o maaşı buralara yatırmak mümkün değil. Yavaş yavaş senaristlik gibi ekstra işler yapmaya başlayınca, hafif hafif toplamaya başladık ama ileriye yönelik değil, hemen önümüzde olan şeylerle ilgili topluyorduk. Benim genel toplayıcılığım ancak 1990’ların sonlarına doğru başladı. Şimdi kafamda yüzlerce proje var onların hepsi için topluyorum, buldukça alıyorum. Son zamanlarda artık iyi mal da çıkmamaya başladı zaten.

E, kendi içerisinde alanlar daraldı. Yani iyi mal ancak çok büyük müzayedelerde çıkmaya başladı. O da çok fiyatlı çıkıyor. Ancak profesyonel olarak değerlendirilecekse anlamı var.

Ne yapacağım yani alıp onu. Elimdekileri görsen, çıldırırsın. Mesela proje geliyor, iki yıl habire bir şeyler konuşuluyor, malzeme toplanıyor, sonra olmuyor. Şurası Kahve Dünyası için liste hazırlanırken üzerine çalışmış malzeme. Kaç gün uğraştım bunlarla, olmadı sonra. Tabii yalnız bunlardan yararlanmıyorum elbette ama ön çalışması bile bu kadar.

Boşa çekilen kürekler oluyor, değil mi?

Bahsetmiştim işte alışveriş dünyası. Ta, Euroclub dergisi döneminden beri gündemimdedir. Alışveriş, yani kapitalizmin en önemli şeyi. Bir sürü de yazı yazmışımdır, mesela vitrinlerin tarihi üzerine, özel alışveriş günlerinin tarihiyle ilgili. Şirket tarihleri, işte Mudo’nun tarihini yazıyorsun orada da alışveriş ve reklam ilişkisi. Reklamcılık geçmişim de olduğu için alışveriş tarihi hep ilgilendiğim bir konu oldu. İyi de topladım vakti zamanında ama kitap yapmak için oturup bir yıl çalışmam lazım. Bir yıl çalışmak da ancak bir sponsorla olur. Şu anda kimse elini cebine atmıyor.

Yani alışveriş gibi bir konunun olmaması hakikaten şaşırtıcı.

Bak mesela sana şeyi aktarayım, ön hazırlığı yapılmış projeler. Hayat boyu hiç alakam olmayan işler geliyor bu arada. En son Ayakkabı Sözlüğü için sıfırdan malzeme topladım. Ondan önce TÜRSAB’a fuarcılık tarihi yazdırdılar. Yine hiçbir alakam olmayan bir alan. Sıfırdan topladım. Arkasından yurt dışında açılmış Türk fuarları ile ilgili malzeme toplamaya başladık. Yani bir anda alakan olmayan bir işin içine düşüyorsun. Arkasından matbaacılık tarihi yine hiçbir özel birikimim olmayan, belki grafik sanatı tarihiyle ilişkim dolayısıyla topladığım çok cüzi malzeme dışında. Matbaacılık tarihi de çok zor bir alandı. Allahtan eski bir matbaacı kendi yaptığı şeyleri toplamış. Görsel açıdan değil ama bilgi açısından çok faydası dokundu. Zaten görseli daha kolaydı çünkü matbaacılık tarihi dediğin zaman çok geniş bir ufuk var karşında. Fuarcılık çok daha dar bir alandı. Örneğin sirk kitabı için malzeme topladım, onu tamamlamak için de sponsor lazım. Yapı Kredi Yayınları, Koç’un çeşitli firmaları için proje hazırlıyor. “Sirk olmaz!” dediler. “Neden?”  E, sirkler artık tü kakaymış, çünkü hayvan hakları vs.

Yeni sirkler var ayrıca. Yıllar önce Cirque du Soleil seyrettim Topkapı’da, muazzamdı.

Geçmişi silmek bir hastalık halinde devam ediyor.

Toplamak işin bir parçası, bir de bunları koyacak yer lazım. Şu an bahçeli, iki katlı müstakil bir evdeyiz burası da yetmiyor gördüğüm kadarıyla.

Neyse ki o şansım oldu. Her zaman ikinci bir ev oldu, o sayede elde tuttum aldıklarımı, ama mekandan çok para dert. Yatırımcı olacaksın, daha büyük partiler alacaksın ve çok ileriyi düşüneceksin. Bu kolay kolay ulaşılacak bir durum değil. Ömer Koç olursan ayrı. Her şeyi aldırabilirsin.

Her şeyi aldırıp, her şeyi yazdırabilirsin ama pek de o kadar yapamıyorlar galiba.

Yok Ömer Koç iyi yapıyor bence.

Türkiye’de fotoğrafçılığın tarihi ile ilgili iyi kitaplar çıktı.

Sergi yapıyorlar. Aygaz filan gibi Koç’a bağlı çeşitli firmaları yönlendiriyor, kitap yapmaları için. Bilmiyorum ama herhalde ön şartları var, mesela Mas’ta basılacak kitap, diyor. Şunlar hazırlayacak kitabı, diyor. Bir kurul var belki onlar saptıyor. Entelektüel burjuva olarak tek örnek Türkiye için. Onun bir işini de reddettim. Yıllar önce Koç’un 75. Yıl kitabını yapmıştık. Bundan iki-üç yıl evvel 100. Yıl için aradılar beni. Artık kurum tarihi yapmıyorum, dedim. Sıkıldım kurum tarihlerinden. Benim keyif alacağım şey olmalı artık. Ayakkabıyla da hiçbir alakam yoktu ama Ayakkabı Sözlüğü eğlenceli bir konuydu benim için. Tamam, dedim. Zaten ben önerdim. Ayakkabıyla ilgili bir şey yap, dediler. Hemen orada, ayakkabı sözlüğü yapayım diye kendi kendime bir şey uydurdum.

Beyazıt Bit Pazarını konuşuyorduk, Topkapı’yı soktum ben araya. Başka bit pazarlarına da gidip geldin mi?

Valla pek de fazla bir yer yoktu başka.

Feriköy vardı 2007’den itibaren mesela. Ondan önce Kadıköy Salı Pazarı vardı.

Salı Pazarı çok bit pazarıydı. Bir aralar Açık Radyo’da King Kong diye bir program yapardım. İncredibly strange müzik denir, onun Türk versiyonunu yapmaya çalışırdım. O dönem Salı Pazarı’ndan eski 45’likler toplardım. Komedi mesela. Bu incredibly strange müzik saçma sapan şeyler üzerine kurulu. Ne bileyim, mesela plakta maç anlatılması. Ama gerçek değil. Fenerbahçe-Galatasaray maçını gazeteden okuyarak plağa kaydetmiş mesela. Canlı anlatıyormuş gibi yapıyor. Kıbrıs çıkartmasının plaklarını toplamıştık. Bir yıl boyunca yaptık o programı. Bir de ortağım vardı. Çok zor gidiyordu, her şeyi sıfırdan topladığım için. Atlas Pasajı’nın üst katında Deniz Pınar diye bir oğlanın dükkanı vardı. Detone Deniz diye tanınırdı. Önce Narmanlı’daydı sonra Atlas Sineması’nın olduğu pasaja gelmişti. O tanıştırmıştı bu türü bana. Beraber yapalım diye başladık, ama sonra ortada gözükmedi.

Bit pazarları Beyazıt’ta kurulduğu zaman, oradan epey mal topladığımı hatırlıyorum, o zaman efemera değeri bilinmiyordu. Afişetler aldığımı hatırlıyorum. Sonrasında bit pazarları çok eften püften malzemeyle dolu olduğundan, kaliteli malzeme nadiren çıktığından, benim için çok verimli olmadı. Avrupa’dakiler iyidir. Avrupa’dan da mal aldım ama çok ender çıkıyor. Mesela sirk tarihi için malzeme toplarken, Berlin bitpazarlarında çok güzel albümler buldum. Çikolata kartları vardır ya. Onun Circus Varyete diye kocaman bir koleksiyonunu buldum. Çok sevindim. Ama benim konularım hep yerli konular olduğu için, büyük bir hevesle dolaşmama rağmen plak dışında pek bir şey bulamıyorum yurt dışı bit pazarlarında.

Bu kurum tarihleri ya da nesne tarihleri kitaplarıyla senin ve birkaç kişinin daha açtığı bir yol var. Bu yoldan giden başka kimler var? Sizden sonraki kuşakta devam ettirenler var mı, seninle bağlantıdalar mı?

Total olarak yapan yok. Cengiz Kahraman fotoğraf tarihi olarak çalışıyor. Onun dışında İzzettin Çalışlar yapıyor ama iyi koleksiyoncu olmadığı için sonuçlar pek parlak değil. Total yapıp bakmakla, tek tek projeler üzerinde çalışmak farklı farklı şeyler. Bana hala iş geliyor, iki senedir yığınla işi reddediyorum. Bilmem ne ilaç fabrikası geliyor. Ben ne uğraşayım onunla. Hem yaşımdan dolayı hem İstanbul’da olmayışımdan dolayı, başkalarına yönlendiriyorum. Mesela Baylan aradı beni iki yıl önce. Güzel bir konu ama çok fazla röportaj yapmak lazım. İnsanları bulmak lazım. Yine zor bir alan. Sevecen Tunç, İstanbul Dergisi’nin ilk yazı işleri müdürüydü. Sonra ayrılmış. Tanıştık. Bir kitabını da gördüm, “Spor Tarihimizden Portreler”, hiç bilmediğimiz insanları ele almış, çok da güzel anlatıyor. Tarihe meraklı. “Sevecen, Baylan tarihi kitabı yapar mısın?” diye ona sordum. “Yaparım!” dedi. Sevecen iki yıldır aldı başını gidiyor. Arkasından bir ilaç firması aradı. Onu da ona devrettim. Sonra Hacı Bekir’i aldı. Doğrudan ona gelmeye başladı artık işler. Hacı Bekir zaten bana gelmezdi, yıllar önce Ali Muhittin Hacıbekir’in yaptığı rezillikleri defalarca yazmışlığım var.

Bilmem. Bir de şeyi merak ediyorum, işin görsel kısmı tamam ama yazılı kısmı da var tabii.  Orası geleneğe yaslanıyor. Reşat Ekrem Koçu var, Sermet Muhtar var, Ahmed Rasim var. Kurum tarihleri dışında yazdığın İstanbul’la ilgili, bilinmeyen ya da unutulmuş insanlarla, mekanlarla ilgili yazılarda sen bir geleneğin devamı olarak da öne çıkıyorsun. Kimlerden etkilendin?

En önemli etki Koçu. İstanbul Ansiklopedisi. Ben de hala orijinali yok ama

Bende var.

Hepsi var mı sende? Aaaa! Dijitali var şimdi ve taramalı arayıp, her şeyden yararlanabiliyorsun. Koçu’nun o inanılmaz anlatı merakı, geçmişle olan çok güçlü bağı, hala yaşayan adamları bulup onlardan malzeme toplaması çok etkileyici gelmişti bana. Onun toplamadığı ama onun alanına giren bir sürü yere girdim, topladım. Yıllarca gazetelerden topladım, ama sonra hepsi hem dijitale aktarıldı hem de bütün eserleri yeniden basılmaya başladı. Ama hala çok boş alan var, özellikle Osmanlıca bilmediğim ve bilen insanlar arasında bununla ilişkili olan fazla olmadığından, Osmanlıca literatür kitap, gazete, dergi olarak hala oldukça zayıf şekilde yürüyor. İkincisi ben mesela eğlence tarihini hazırlarken asistanım, Fransızca ve İngilizce Osmanlı dönemi gazetelerini taradı. Eğlence tarihi oralara yansıyor esas, Levantenlerle gayrı Müslimler arasında yaygın. Oradan çok yararlandık ama hala bence boş bir alan. SALT, Annual Oriental’leri dijitalleştirdi ama taramak çok zor. Şimdi Metin Solmaz, Tuborg için bira tarihi ile ilgili bir çalışma yapıyor, ona kırka yakın madde hazırladım, orada gördüm ki Osmanlı döneminden çok yararlanıyorsun ama zor bir alan. Kütüphanede çalışmak gerekiyor. Fransızcan olmasa bile başlığından anlıyorsun, mekanların adları var, sonra onları çevirterek her şeyi çözebiliyorsun.

Görsel toplama da bir sorun yok ama yazı alanında maalesef yapılan işlerin yüzde 90’ı kitaplardan ve yazılı malzemeden alınıyor ve kes-yapıştır yapılıyor. Kütüphaneye giren sayısı çok az. Annual Oriental’lerden yararlanan çok az. Arama yöntemleri konusunda kafalar epey karışık. Mesela bir isim, diyelim Bob Azzam üzerine çalışıyorsun bunun hakkında bir şey ararken, bir z’yi azaltarak da arayacaksın, yaptığı çalışmalar üzerinden de arayacaksın, şarkıların bestecilerine de bakacaksın, Türkiye’ye gelişine de… Bir kavram ya da bir ismin en geniş varyasyonlarını düşünerek, defalarca araman lazım. Kendine ait bir metodolojisi var. Bunlar ne yapıyorlar. Bob Azzam’ı koyuyor, ne gelirse o. Gerisinin olabileceğini düşünmüyorlar. Zaten gazete de taramıyor. Derya’nın kitabında varsa, tamam onu alıyor, onu koyuyor, onunla yetiniyor. Merak ettiğim konularda bir şey yazıyorum, bakıyorum kaynak geliyor, kaynağın içinde ilgilendiğim alana gidiyorum, bir bakıyorum benim kitabımdan alınmış. Ulan ben ikincil kaynağım, hiçbir zaman birincil kaynak olmadım zaten. Belki oldukça iyi toplayan bir ikincil kaynağım ama sen esas kaynağına git, sen o konuyu tez olarak ele almışsın.

Sen istediğin kadar ikincil kaynağım de, birincil kaynak olmuşsun.

Yeni isim verememek çok kötü bir şey tabi. Derya Bengi’nin adını anmak lazım. Derya ne yazık ki artık yapmıyor. Yorgun herhalde. Üşeniyor ya da ama Derya’nın Yapı Kredi’ye yaptığı şey… O proje ilk bana geldi. Derya’nın yapabileceğini “Uzayda Bir Elektrik Hasıl Oldu” kitabından biliyordum. İyi toplayan, iyi bilen, konuya vakıf.

Evet müzik araştırması konusunda iyidir.

Zaten konu müzikli değildi, onu bu istikamete yönlendiren Derya oldu. Cumhuriyet tarihi anlatısı ama hepsinin bir müzik ilişkisi üzerinden yapılması olağanüstü bence. Derya’nın adını anabiliriz.

Muhsin Ertuğrul ve Bedia Muhavvit kitapları da ilk örneklerden hatırladığım kadarıyla.

Evet 1992’de Muhsin Ertuğrul’un doğumunun 100. Yılında yaptığımız kitap. Yine sıfırdan başladığımız bir çalışma bu. Ne yaptık, o dönemde yaşayan Bedia Muhavvit gibi, Vasfi Rıza Zobu gibi bir sürü insanın koleksiyonlarına girdik, ama en çok şey Sinema TV Enstitüsü’nde Sami Şekeroğlu’nun toplattığı ya da ona gelen sinema tarihiyle ilgili malzemeler arasından, bir de Şehir Tiyatrosu albümlerinden çıktı. İlk defa tamamen fotoğraflardan oluşan, kısa resim altları olan bir çalışmaya girdik. Arkasından bir yıl sonra Bedia Muhavvit geldi. Bedia Hanım yaşıyordu halen. O da 1993 yılında. Bedia Hanımı toplamak daha kolay oldu, kendisi her şeyi toplamış zaten ama topladıklarının hiçbirinin kaynağı belli değildi, öyle bir zorluk vardı. 1992-93 yılları olduğunu düşünürsek bunlar ilk adımlar diyebiliriz. Arkasından yıllar sonra yeniden İBB’ye Muhsin Ertuğrul kitabı yaptık. O arada Nazım’ın sinema çalışmaları eğildik. Yani çok hakim olduğum bir alan haline gelmeye başladı. Aynı şey Ertem Eğilmez için de geçerli. E. Eğilmez’le senaristi olarak çalıştım. O dönemde Ertem’le röportaj yapmaya başladım, nehir söyleşi gibi. Fakat hastaydı, onu bir türlü tamamlayamadık. Sonra Arabesk filmi sırasında artık iyice kötüleşmişti. Hiç konuşamaz hale geldik. Daha sonra İBB öyle bir kitap isteyince bütün anıları elden geçirip onu yayımladık ama sinemadan çok özel hayatıdır. Engin Cezzar da aynı şekilde arkadaşımdı. O da kendi malzemesini epey toplamıştı.

Söyleşi benim araştırmacılığımda en önemli alanlardan biri yine 80’lerin sonunda başlayıp herkes daha siyasi ya da popüler konularla uğraşırken ben gidip en bilinmez, unutulmuş ya da keşfedilmemiş insanları bulup onlarla röportaj yapmaya başladım. İşte o dönemin dergileri vardı, kadın dergileri -şimdi hangileri olduğunu hatırlamıyorum- oraya yazmaya başladım.  Cumhuriyet Dergi’ye bu sefer “Albümlerden” köşesi dışında röportajlar yapmaya başladım.

Ümit Bayazoğlu da o ekolün devamı mı?

Evet ama Ümit’in kötü tarafı arşiv tutmaması, o anda bulduğu malzemeyle yetiniyor, fazla sabırlı değil. Toplayıcılık aynı zamanda bir sabır işi. Bir gün işe yarar diye ileriyi düşünerek yapmak lazım. Ümit’in öyle bir yanı yok ama iyi bir yazardır. Severim.

Aslolan toplamak mı yani?

Evet, kütüphane çok önemli araştırmacılıkta. Yıllarca her şeyi topladık. Bir gün işi yarar dediğimiz şeyler. Özellikle bu oda, kaynak kitaplar ya da kaynak olabileceğini düşündüğümüz malzemeyle dolu. Otobiyografiler, biyografiler önemli.  Derlemeler, unutulmuş kitaplar önemli.  Yıllarca unutulmuş kitap topladım. Bir huyum vardır, kitapları okurken, yani çoğunlukla hızla tararken, arkasına not alırım. O notlar önemlidir. Yaptığım ve yapmayı düşündüğüm konulardadır. Bir gün onunla ilgili bir iş yapmaya ya da bir makale yazmaya karar verirsem, arkadaki notlarıma bakıp o kitabın içindeki işime yarayacak şeyi kolayca bulurum. Kitapların kendi dizini dışında benim özel dizinim var.

Sana da çok sorulmuştur eminim, bütün koleksiyoncuların ortak problemi sonunda bütün bu toplananlar ne olacak meselesine geliyoruz.

Evet çok sorulur. Ben de bana ne, ne olursa olsun, derim.

Bunu şunun için soruyorum aslında, iş o hale geldi ki bağışladığın yerler bile almak istemiyor, alanlar da verdiğin malları kısa sürede elden çıkartıyorlar.

Kurulmuş arşivlerin bile yok olduğu bir yerde yaşıyoruz. Bilgi Üniversitesi’nin kuruluşunda iki yıl danışmandım ben. Oğuz’un zamanı, daha üniversite ortada yok, enerji tarihi topluyoruz, elektrik tarihi topluyoruz. Malum Santral İstanbul binasında açılacak üniversite. O zamanlar İETT binası -şimdi kültür yapısı oldu- kendi yerinde çalışıyordu, eski Belçika şirketidir onun temeli. Binanın ortasında iki katlı ayrı bir bölüm vardı. Burası gelen-giden evrakların olduğu yerdi. Çok hızlı bir taramayla bir araba dolusu malzemeyi ayırdım, bir minibüse yükleyip götürdük, hepsinin fotoğraflarını çekip geri getirdik. Şimdi o arşiv buharlaştı. Dergiler topladık, malzemeler topladık, elektrik tarihi biraz unutulmuş, terkedilmiş bir konudur. Mesela Ameli Elektrik dergisini bilir misin?

Gördüm birkaç sayısını.

O önemli bir dergidir. İşte o Belçika şirketinin çıkardığı bayağı yüksek tirajlı abonman dergisidir ve şirketin reklamını yapar ama içinde elektrikle ilgili bir sürü konu bulursun. Objeler topladık.  Sonra Oğuz, üniversiteyi Amerikalılara sattı. Amerikalılar yok biz bunlarla uğraşmayız, dediler. Neyse ki Ameli Elektrik gibi malzemeler kütüphaneye girmişti. Onun dışındakilerden hiçbir iz yok. Türkiye’de hiçbir konuda devamlılık olmadığı gibi bu konuda da yok. Bugün mesela İstanbul Araştırmaları Enstitüsü iyi malzeme topluyor, iyi yayınlar yapıyor. SALT yayın yapmasa da iyi malzeme topluyor. Kamuya da sunuyor bunları. SALT şu an kimin bilmiyorum. En son İtalyanlar mıydı sahibi, neydi?  Onlar sattı diyelim iki yıl sonra ve gelenler yok ben bunlarla uğraşmam, bu lüzumsuz masraf dedi, ne olacak? Aynı Turing’de olduğu gibi, bütün birikim yok olacak. Kime güvenip kime bırakacaksın malzemeleri? Öldükten sonra varisler satarsa, meraklı birilerinin eline geçer, diye umuyorum. Amerika’da bütün müzik tarihini, Afro Amerikan tarihini toplayan bir kurum var; 1930’lardan başlamışlar günümüze kadar, halen gidiyor. Bu kadar yerleşmiş, kendi bağımsız organizasyonunu kazanmış. Tarih Vakfı var, kurucularındanım. Tarih Vakfı yer sorunu yaşadıkça tasfiye etmek zorunda kaldı. Ne yapacak? Nereye kadar gideceksin? Yine korkunç para sorunları yaşıyor şu anda. Para sorunları yaşayan bir yer zaten arşiv yapamaz. Toplayamaz, saklayamaz, yarına ulaştıramaz. Devamlılığını sağlayamaz kurumsal olarak. Bizde bir belediye gelip kuruyor, bir başkası geliyor iptal ediyor.

Türkiye’de Sinematek’in film arşivi öyle gitmiş biliyorsun. Sinematek’in elektrik borcunu CHP’li Yarımca belediyesi ödemiş, zamanın yöneticileri de filmleri o belediyeye vermişler saklasın diye. Sonra Belediye MHP’ye geçince yer altında bir depoya nakletmişler, su basmış…

Bir kamuoyu da yok bu konuda. Bu yapılan yanlışları, eksikleri eleştiren, bunları gündeme getiren. Benim koleksiyonculuğum plak. Koleksiyoncu değilim dedim ama…

Biliyorum, onu soracaktım, baştan beri mi biriktiriyorsun?

1990’lardan sonra. Daha önce de plaklarım vardı tabii ama toplamıyordum. Çünkü pahalı bir merak. Eskiden ben Ada Ajans’da çalışırken, karım da Cen Ajans’da çalışıyordu, ikimizin maaşı ayın onunda biterdi. Ondan sonra borç almaya başlardık, düşünsene. Üniversite yılları da öyle geçti. Karım o zaman üniversitede öğrenci, ben de asistanım. Öğlenleri ekmek arasına helva koyar yerdim mesela. Acırmış bizim asistanlar. Ben keyifle yerdim halbuki.

Plaklar da özel bir alan var mı? Caz, rock, klasik, etnik vs. Yoksa ne bulursan topluyor musun?

Kaliteli müzik, ölçüt o. Ama özel ilgi alanım blues rock’tır. John Mayall, Alexis Korner, Ten Years After gibi. 1960 ve 70 başlarındaki bir seriyi, genellikle İngiliz blues yorumcularının nesi varsa toplarım. Ama onun dışındaki alanlarda da kaliteli müzik bulunca alırım. Jacques Brel de toplarım. Klasik müzik plakları çabuk bozuluyor onun için pek klasik plak almam onlar cd’lerde kaldı. Tabii şimdi dijitale vardık, artık cd’leri bile kimse almıyor.

Onlara da bir tür koleksiyon değeri atfediliyor artık.

Burada beş bin tane cd var. Ne yapacağımı bilmiyorum.

Yeni nesil kaset toplamaya başladı.

Evet evet, kaset koleksiyonculuğu başladı ama cd koleksiyonculuğu daha yok.

Var var.

Ama ucuza gidiyor.

Genellikle, ama iyi caz ve rock albümleri bayağı ciddi fiyatlara satılıyor. Diyelim bir Frank Zappa cd’si.

Öyle bir alan varsa ben epey bir cd verebilirim.

Sen artık kendi başına bir markasın, bu süreçte arşivlerini sana getirenler oldu mu? Al bunu değerlendir diye? Ya da toplu mal getirip satmak isteyenler?..

Hediye edenler oldu. Ne bileyim mesela, şimdi kim olduğunu hatırlayamıyorum “7 Gün” dergileri gelmişti birinden toplu olarak. En önemli katkı Melek Kobra kitabı için Cengiz Kahraman’dan geldi. Cengiz’le Tarih Vakfı’na yardım ederken aramız kötüydü. Yıllar sonra Kadıköy’de bir sahafta oturuyordum. O sırada M. Sabahattin Ezgi üzerine çalışıyordum. Malzemenin toplayacağım kadarını toplamışım zaten ama yine de dillendiriyordum ki, belki daha da bir şey çıkar. En uçtan birisi seslendi, dedi ki “Muhlis Sabahattin değil ama kızı Melek’le ilgili malzemeler var bende.” Baktım Cengiz. Cengiz’le ondan sonra ayrı bir tarihimiz oluştu. O da o dönem yapılanların yanlış olduğunun farkındaydı. Kocaman bir sandık geldi. Melek Kobra’nın annesi yıllar sonra ölmüş, malzemeleri sahaflara düşmüş, oradan Cengiz görüp almış ama ne yapacağını da bilmiyor.  Sandıkta eski Türkçe güncelerini bulduk Melek Kobra’nın. Onları çevirttim. En çok para harcadığım ve hiç kazanmadığım bir iştir. Bütün fotoğrafların kopyalarını aldım. İçinden malzeme almadım ama hepsinden yararlandım. Zaten kitabın girişinde de uzun bir teşekkür vardır Cengiz’e. Ondan sonra da Cengiz’in katkısı hep sürdü. Bir şeyler hazırlarken mutlaka sende ne var, diye sorarım. Ondan kullanım haklarını alırım.

Tek tek görsel getiren, plak getiren ufak tefek bir sürü ilişki olmuştur hayatımda ama öyle çok büyük bir katkı, düşünüyorum, hatırlamıyorum. En önemlisi belki de Arzu Film’in fotoğraf arşivine girmiş olmamdır. Ne yazık ki oradan çok cüzi malzeme almışım. Ertem Eğilmez’in anıları ilk olarak Güneş gazetesinde yayımlandı. 5 günlük bir dizi olmuştu. Onun için topladığım malzemeler hala bende durur, ama o arşiv galiba artık yok.

Yoktur. Dağılan büyük arşivlerden bir tanesi de Hayat Dergisi’nin arşividir. Şişman Mehmet’le Deniz’in Kurtuluş’taki dükkanında görmüştüm üç-dört büyük siyah çöp torbası ağzına kadar Hayat Dergisi arşivinden çıkma 1950 ve 60’ların büyük boy yabancı ajans ve artist fotoğraflarıyla doluydu. Devasa bir arşivin küçücük parçası oraya düşmüştü. Hepsini al bir kenara koy değil mi, ama nereye koyacaksın. Hep aynı noktaya geliyoruz.

Hayat, Ses, Resimli Roman müthiş bir koleksiyon.

Yeni projeler?

Yaklaşık yüz kadar konu sürekli bilgisayarımda işlenip duruyor. Bunların bazıları kitap, bazıları makale, herhalde ömrüm yetmez bunları bitirmeye. Bu malzemenin kime kalacağı konusuna gelince, yaşıyorsa herhalde kardeşim Hakan’a kalır. O yararlanır mı, bilmiyorum. Şeyi anlatmış mıydım sana. FA 1930’u.

Yok!

Ayvalık’taki Fabrika adlı kültür merkezine gitmiştim, duvarın üzerinde kocaman FA yazıyor. Sahibine sordum “FA, fabrikadan başka ne anlama gelir biliyor musunuz?” diye. “Bilmiyorum,” dedi. Dedim ki “Fikret Adil gazete yazılarını FA diye imzalardı”. Oradan bir proje ürettim. Bu da sponsor bulursam yapacağım bir kitap: FA 1930. 1930 Fikret Adil’in hayatında çok önemli bir dönem. O sırada Vakit Gazetesi’nin sinema yazarı. Diyorlar ki Vakit Gazetesi perşembe günleri haftalık ek verecek, bu ekin editörlüğünü üstlen. Bir yandan da bir yıl sonra başına geçeceği, o sırada başka biri tarafından çıkartılan Artist Dergisi’ne yazıyor. Hızlı bir haşat yaşıyor, çok hızlı. Düşündüm ki 1930 boyunca Fikret Adil’in izinde İstanbul’un gündelik yaşamı ve özellikle gece eğlence hayatını yazayım. Fakat Vatan Gazetesi’nin çıkarttığı o ekleri bulmam şart. Ekler hiçbir yerde yok. Niye yok? Çünkü Vakit Gazetesi büyük boy, ek küçük tabloit boy basılmış, ciltlerken ekleri atmışlar. Hiçbir kütüphanede yoktur ekler. Bir bakayım, dedim. Nadir Kitap’ta birinde buldum. 52 sayı 14 bin lira, yazıştık 10 bin liraya aldım. Duruyor içerde.

Fabrikanın sahibi mi sponsor olacak?

Yok, yok o işin başlangıcı. Bir kitap düşünüyorum Fikret Adil’in 1930 günlüğü gibi. Bütün görselleri topluyorum, o yıllarda, öncesinde ve sonrasında yazdığı bütün yazıları topluyorum.

İstanbul gece hayatının en renkli dönemi herhalde, Beyaz Ruslar falan.

Bak şeyi söyleyebilirim, önce benim olmadı ama, sonradan benim oldu. İsmail Akçay.

Maratoncu olan mı?

(Gülüyor) Yok, sahaf İsmail Akçay. Onun dükkanı vardı Beyazıt’ta, Nihal Kitapevi. Hep uğrardım. Elif’in hemen yanındaydı, daha sonra Elif aldı zaten orayı. Bir gün bir içeri girdim, her taraf kutu dolu. Fikret Adil’in, o sıra hala yaşamakta olan karısı her şeyi İsmail’e satmış. Tabii hemen karıştırmaya başladım. Çok güzel kitaplar buldum ama çok pahalı. Daha TÜRSAB’da çalışıyorum o sıra, para yok. İki tane büyük kutu gördüm içleri kupür dolu. Fikret Adil hayat boyu yazdığı yazıların kupürlerini toplamış, kağıda yapıştırmış, çoğunun üzerinde hangi yıl nerede yayımlandığı da yazıyor. İsmail, o sıra bunlara diyelim 50 bin lira istedi. Benim maaşım zaten 50 bin lira. Bankada param da yok. Çelik Gülersoy’u aradım. Dedim ki böyle böyle bir şey var. “Hemen al, ben parayı yollatıyorum sana”, dedi. “İstanbul Kitaplığı’na koysunlar”, dedi. Aldık ve dediği gibi yaptık. Aradan bir ay geçti Çelik Bey beni aradı, “Bunların içinden ancak sen çıkarsın, bütün evrakı sana gönderiyorum bunlardan bir kitap yap”, dedi. Malzeme geldi. Konu konu ayırmaya başladım. Bir yandan da bunu nasıl kitap yapabiliriz, diye düşünüyorum. İletişim Yayınları basıyor o dönem Fikret Adil’in kitaplarını. ONK da telif ajansı. ONK malları sahafa satan karısıyla konuşmuş, durumu anlatmış. Kadın bütün telifi isterim demiş. Ben de yapmıyorum o zaman, dedim. Yarısını bıraksa yine düşüneceğim, hiçbir şey bırakmıyor. Tabii sonra bütün yazılarımda yıllarca kullandım o koleksiyonu, hala aşağıda duruyor. FA 1930’u yaparsam yine kullanacağım.

Leave a Reply